• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/tarikkubilayaktas/
  • https://twitter.com/Aktas_Kubilay

Varlık Tarlasına Ekilen Tohumlar

Herhangi bir nesnenin, tek başına bir anlam ifade etmesi çok güçtür. Zira zerrede kâinatı görmek arif işidir. Ancak ilişkiler düzlemindeki etkileşim ile, bir tanımlama söz konusudur. Harf tek başına kendi kadar anlam taşırken, bir kelime kâinata bedel olabilir.

Harflerin birbirini göstermesi ve kelimede kaybolmasıyla mana kendisini gösterir. Karşılıklı sahiplenme (sohbet) ile beşer, Hz. İnsan (cümle) oluşumunun içine girer. Beşer tek başına bir harfken, sohbetteki Hay ve Kayyum (dirilten) sıfatı ile varlığa entegre olur. Sistemle entegre olması, kendi anlamını keşfetmesi ve varlık ağacı içinde meyve vermesi demektir.

Meyve, tohum ve toprağın sohbeti ile olmuştur. Onlar birbiri içinde erimeseydi, kaybolmasaydı, biri diğerinde fani olmasaydı meyve olmayacaktı. Malum her meyve ağaçtan haber verir. Muhammed (a.s.m) öyle bir meyveydi ki; onun tohumundan yüzlerce arif, binlerce veli, milyonlarca abid varlık sahnesine yansıdı ve hepsinin tek duası “O’ndan geldik, O’na döneceğiz (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn)” oldu. Bu bilinç ile özlerindeki tohumu yeniden toprağa verdiler. Çünkü tohum oradan gelmekteydi.

Ehl-i beyt başını toprağa verdi ve yeniden, yeniden var oldu. Bu her daim bir keşiftir. Hiç olmanın zevkinde varlığın sırrına gark oldular. Onların takipçisi olan kâmillerin de toprağı hiçliktir. Hiçlik toprağına baş verebilmek ancak sohbetin demiyle demlenenlerin ve kendinden geçenlerin işidir. Orada kendilerine, asıllarına gelirler. İbrahim’in düştüğü ateş, Yunus’un balığı onun hiçliğiydi.

Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın.

Tohum, toprakta açılırsa bu meyveyi yersin. Ve meyve vermek için bu emir mürşit olmalı. Bu olmadan mananın varlığa hakkı ile yansıması mümkün değil. Bu yasa yok ise insan, zanlar bataklığını okyanus zannedebilir. İnsan-ı kâmil bu ahlak ile ahlaklandığı ve hiçlik toprağına bu tohumu ektiği için sohbeti ölü kalpleri canlandırır. Gerçeğinde şifa budur. Onun sohbetindeki hayatiyet, tebessüm ettirme, bedenlendirme sırrının ilkesi budur. Zira o Hakk’ın dilidir. Hakkın dilinden çıkan kelam (söz) cisimleşir.

Muhyiddin İbn Arabî’nin ilk şeyhi Fatıma Hanım, Fatiha suresini okuyunca sûre insan şekline girmiş ve onu bazı işler için yönlendirmiştir. Bu anlamıyla her sûrenin daha üst mertebede suretleri vardır. Kur’an tümüyle cisimleşse belki de Hz. Muhammed (a.s.m) suretini alır. Zira onun ahlakı, mayası Kur’an’dı.

Hz. Muhammed’in (a.s.m) sohbetinin en külli manada göründüğü saha sahabeleriydi. Sohbeti cisimleşti sahabe oldu. Her bir sahabe onun sohbetteki bir dersini temsil ediyordu. Muhammed(a.s.m), güneşinin kalbinde yansıdığı mana sultanlarına “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğruyu bulursunuz.” Dedi.

O sohbetteki nazarla aktarılan hakikat bizatihi Hakk’ın nuruydu. Sanki Muhammed (a.s.m) deryanın bu varlığa açılan daimi çeşmesiydi. Her bir kab istidadınca ondan içti. İlimle dirilme noktasında susuzluklarını giderdiler ve o sohbet ile tohumları yeşerdi. Niyetleri O’nun rızası olduğundan dolayı da yine ona ait meyveleri verdiler.

Sohbet bu anlamda Hakk’ın kapısını çalmaktır. Şifanın, sırrın, simyanın özü kelamda gizlidir. Kelâmın kemâli (oluşu) salih ameldir, güzel ahlaktır.

 Sözün hayat kazanması, hayat sahibinden çıkmasına bağlıdır. Söz sahibi, Hayy ve Kayyum sıfatına mazhar ise o söz ateşli sözdür. Düştüğü yerde Zat’tan başkasını bırakmaz. Burada dinleyenin niyeti de çok önemlidir. Her soruya “Allah ve Rasülü daha iyi bilir.” Demekten kasıt aradaki derin aşka, sohbete duyulan iştiyaktır. Zira sohbette sahibini bulmak ve sohbet ile sahiplenilmek manası ve maksadı olduğundan orada bizatihi Hakk’ın dili mevcuttur.

Sohbeti yapan kişinin üstünden akan kendi değil, Hakk’ın kendisidir. Sahabe Hak aşığıydı ki; o yüzden her daim, daimi olan çeşmeden su içmek istedi. Dildeki hayat sırrı onun kaynaktan gelmesine bağlıdır. Dil sanki Hakk’ın kalbinin uzantısı, sohbet de onun tohumu gibidir ve varlık tarlasına her daim dille tohumlar ekilmektedir.

Gerçeği bilen kişi, başkalarının düşüncelerini bırakmıştır. Çünkü o, yuvaya dönmüş ve ruhani bilgiyi deneyimlemiştir. O, anladığın manada bir dine sahip değildir ama hakikati bir din üstünden anlatmaktadır.

Din derken, senin yuvana (öze) dönmek için, izlediğin yolu işaret ediyoruz. Arif, kavuşmuş olduğundan yolları dürmüştür. Tüm yolları yuvadan görmektedir. Arif için her yol yuvaya çıkar. Yuvanın nerede olduğunu bildiği için her yerden orayı bulur. Zamanı ve mekânı aştığı için her yerde yuvasındaki kadar rahattır. Güvercin haritasız yuvasını bulur.

Arif, hem yönetmendir hem de oyuncudur. Her türlü oyunu hikmet üzere, öğreti üzere oynar. Ve kendini tekrar etmez.

“Peki, neden?” denildiğinde; “Böyle icap ediyor da ondan” der. Siz icap eden o sebebi araştırırken; sizi zihinsizliğe, tanıklığa, deneyime, gizeme ve gerçekliğe sevk eder.

Varlık vardır ve bunun için bir sebep yoktur. Gizem derken kastedilen budur. Orada olmaması gerekir ama oradadır. Olması için sebep yoktur ama vardır. Mucize budur. Başlangıç ve son dediğimiz, bizim algımızın tanımladığı sınırlar dâhilindedir. Hâlbuki başlangıç ve son yok. Yokluk yok. Zihinsel bilmek, başlangıç ve son üstünden belirlenir. Bu bilgi bir noktadan sonra kaybolmalı. O zaman anlarsın.  Çünkü zihin kuşatıcı değildir.

“Lütfun da hoş, kahrın da hoş” diyen bir adam derinde başka bir noktadadır. Bu adama neden hoşsun diyemezsin. Hoşluğu boşluğundan kaynaklanmaktadır. Sen boş olmadığın için bunu anlayamazsın. Onun bu hali sebep-sonuç zincirinin çok ötesindedir.

Boşluktan doğan çoşku... “Madem O var, her şey var.” Diyebiliyor. Varlık tek başına yeterlidir ve mutluluk bunu bilmektir.

Senin hoşluğun, egonun tatmin olmasına bağlıdır. Hâlbuki hayat tanımlanamaz ölçekte akıştadır, yoğundur. Sadece içine girersin. Daha doğrusu zaten içinde olduğunu fark edersen, anlarsın. İnsanın varlık hakkındaki sorusu balıkların deniz hakkındaki soruları kadar anlamlıdır.

Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam83
Toplam Ziyaret27319